9 Oct 2012

Post-Para-Coğrafik Buhran




ölüyorum… ölüyorum… bilemezsiniz. O piyanonun sesi ve tüm seviştiğim kadınlar… ve gördüğüm şehirler geçiyor içimden. Evet bir şarkıcının dediği gibi, içimden şehirler geçiyor. O Ankara'dan yola çıktığım arabanın içindeyim. Hayır, aslında o arabayla şu an yaşadığım şehrin arasında bir yerlerdeyim. 

Yalnızım. Bir piçim ben. Post-Coğrafik bir buhran içerisindeyim. İnce ince işliyorum bu kelimeleri. Özeniyorum onlara. Seviyorum onları, o küçük keratalar. 

Jazz çalmak istiyorum bir akşam üstü. Ben ölürsem akşam üstü ölürüm. Akdeniz'de bir akşam üstü..işte ben oraya aidim. 

İçimden şeritler geçiyor..Bir gece yolculuğundayım Anadolu'da. Herkes uyumuş arabada. Arabanın o karanlık sıcaklığı. Benzin istasyonlarının yalnızlığı geçiyor içimden her defasında. Bakıyorum; hayır gerek yok, durmak istemiyorum benzin almak için! Arabamı sürmek istiyorum bir an önce Ege'ye, Ayvalık'a, Cunda'da ki Taş kahveye varıp bir kahve içmek istiyorum. Oradaki miskin, 'kadın döven atletleri' giyen adamların öğlen öğlen uyuyuşlarına gülümseyip / ağlamak halimize… 

Post-coğrafik bir hissiyattayım ve ben nerede olduğumu bilmiyorum. Başka bir zamandayım. Bu önceden de olurdu ama bu seferki daha güçlü bir öncekilerden. Bir öncekiler… 

Boş boş oturuyorum. Bom boş oturuyorum. Hangi kumanda benim dikdatörlüğüme daha iyi hükmeder onu araştırıyorum. 

Ama ben jazz yapmak ve ağlamak istiyorum. İstiyorum… Hayır, bu kelimler değil anlatmak istediğim. Evet, anlatmak istediğim ne!?

İsrailli bir adamın müthiş kontrbas çalışını dinliyorum aylardır. Bir piyano ve kontrbas dinliyorum yalnızca. Kadınlara bakmıyorum geldiğimden beri.

Kimseyi sevmiyorum. Ne E.'yi, ne C.'yi, ne bir başkasını. Ama ağlamak geliyor içimden öylesine. Neye ve neden ağladığımı da bilmeden. 

O Alman kıza birşeyler yazmalıyım diyorum ve sonra vaz geçiyorum. Ne yazacağım ki! En iyisi böyle. Yalnızlık. 
Hiç bir şeye inanamıyorum artık. Geçmişe, tarihe ve teorilere. Beynim tamamen performatif. Herşey performatif. Hayır nihilist de değilim. Ben bir çakalım ve bunu ben de dahil herkes biliyor. Doğuya ve batıya da inanmıyorum. İnsanın temelden de fazla coğrafyaya ve çevreye uygun bir kültür içinde yoğrulduğunu da biliyorum. Türkçeyle ingilizceyi de karşılaştırmıyorum tıpkı Londra ile İstanbul'u karşılaştırmadığım gibi. (Bu bir yalan). 
-Parantezden sonra noktaya bayılırım. 

Çalışmıyorum hiç. Kimseyi aramıyorum. (bugün C.'yi aramam dışında). İş de aramıyorum. Tiksiniyorum iş ilanlarından. Biliyorum bu dünya böyle ama tiksiniyorum işte. Bazen şaşıyorum benim gibi bir adamin konferanslarda konuşma vermesine. Tüm söylediklerim ve yazdıklarım tamamen çalıntı! Ama iyi çalarım ben… (her iki anlamda da). 

Ben iyi çalarim (Türkçenin mükemmelliği). Türkçe. Belki de hasret dedikleri bu olsa gerek. Nazım Hikmet de sürgündeyken bir camii'ye gidip namaz kılmış. İnsan böyle bir şey işte. Neyse benim derdim insan değil. Ben bir Post-humanım ne de olsa. Bir piçim ben ne de olsa. Post-Adem!

Açıklayamıyorum bu duyguyu işte. Allahın belaları. İçimde sonsuzluğu hissediyorum bir kaç gündür. Ve artık bu yazıya devam da etmek istemiyorum, çünkü biliyorum bunların hiç birisi benim demek istediklerim değil. Bunlar anlatamaz herşeyi. Zaten herşeyi de hiç bir şekilde anlatamam ki. Korkunç olanda bu işte. Herşey nedir? Sonuzluğu düşününce otobüsün ortasında ağladığını anımsar mısın küçükken?